Mayıs 1999 Sayı: 19
Merhaba,
Geçtiğimiz günlerde bir çok gazetede ve dahi televizyonda ruh sağlığını yitiren bir toplum olma yolunda giderek hızla ilerlediğimizi bulgulayan bir araştırmadan sözedildi. Hastanelerin psikiyatri servislerine başvuranların sayısı geçmiş yıllara oranla, neredeyse yüzde yüzleri aşar bir noktaya geldi diyordu haberde... Bu artışın nedenleri de sıralanıyordu: Gündem yoğun biçimde değişiyor, belirsizlik karşısında kaygı düzeyimiz yükseliyordu; geçim sıkıntısı yaşanıyor, alım gücü azalıyor, sosyal tabakalar arasındaki uçurum giderek genişliyor, biz öfkeleniyorduk; bir çoğumuz istediğimiz işi yapamadığımızdan doyumsuzluk yaşıyor, içimize kapanıyorduk. İletişimsizlik illeti mutlu aile mitini alt üst ediyor, yayılıyor, bizler giderek yalnızlaşıyor, kendimizi sağlıklı biçimde ifade edemez duruma geliyorduk... Tüm bunlar birikiyor birikiyor, biz kaçınılmaz olarak patlama noktasına geliyorduk... Daha açık bir ifadeyle, deliriyorduk...
Günlük adli olaylardan tutun da, üst yapıdaki gelişmelere kadar, tüm yaşadıklarımız bu bulguları destekliyor gibi görünüyor. Yer6 18’in yayınlanmasından bu yana toplum olarak yaşadıklarımız bir aylık bir süre içine ne kadar çok kriz sığdırabilecek bir haleti ruhiye içinde olduğumuzu göstermeye yeter sanırız. Seçim Krizi, Türban Krizi, Telekulak Krizi, Hükümet Krizi, Üniversite Sınavı Krizi, eğitim yuvalarındaki şiddetin yarattığı kriz... Yenileri kapıda. Krizler tırmanışta ve duracak gibi de görünmüyor korkarız.
Kendi doğrularımızdan ve haklı-haksız yargılarından sıyrılarak nesnel bir bakışla, kriz havasının sadece ülkemizle sınırlı olmadığını, dünyanın her köşesine sindiğini söyleyebiliriz. Kriz, kriz kriz. Bunca krizin içinde dirençle ilkeli yaşamayı sürdüren bizler, olsa olsa Keriz...
Görünen o ki; Aydınlanma Çağı dünyaya fazla geldi. Yeni Milenyum’a çılgınlık hezeyanları içinde giriyoruz. Vatana millete hayırlı uğurlu olsun.
Korku
Kalem: Kantar
Giysilerimiz var, tenimizi örtsün diye alınmış, ama artık kimliğimizi belgeleyen. Boyunbağlarımız tasma, papuç bağlarımız pranga.
Evlerimiz var yüksek yüksek, betondan, taştan-tuğladan, kapıları sımsıkı kapalı kaleler, oraya kaçtığımız ve orada saklandığımız. Otomobillerimiz, görmek istemediklerimizle yüz yüze gelmekten bizi hızla kaçıran, çevreden soyutlayıp yalnızlaştıran birer koza...
Telefonlarımız var çaldığında açmak istemeyip, telesekterlerin bip seslerine gizlendiğimiz. Radyolarımız, televizyonlarımız var, uyuşturup uyutan, şifreli kanallarımız var avutan.
Akrabalarımız, dostlarımız bir el sallayış uzağımızda, aramadığımız. Arkadaşlarımız var sırtımızı dönmeye çekindiğimiz, paylaşmadığımız, beraber üretmediğimiz, gülen maskeli somurtkanlar.
Paramız var satın alan. Satın aldıkça sattığımız değerlerin aracısı. Tükettikçe tükendiğimizi unutturan, sinek kağıdı gibi yapışkan.
Odalarımızda saksı saksı çiçekler, sırtımızı bir ağaç gövdesine yaslayıp, üstümüzdeki denizde beyaz yelkenlerini açmış bilinmeyen yerlere yolculuk eden bulutları seyretme ürküntümüzü bastıran, doğadan çalıp sahip olmaya çalıştığımız.
Düşlerimiz var samandan, bir kıvılcımla tutuşan, nemli bir dumanın ardından kapkara toza dönüşerek yitip giden.
Bilinmeyenler, yaz gecelerinde lambaların parlaklığına koşan haşereler gibi tek tek ışığın aydınlığına gelirken, artık ne gulyabaniler, ne cinler, ne de hayaletler var. Düşlerimize girip bize doğru yolu gösteren gizemli ak sakallı bilgeler de yok çoktandır. Hatta yolumuzu yitirtecek, her dileğimizi gerçekleştirme vaadiyle ruhumuzu satın alacak iblisler bile yok.
Ama korkuyoruz.
Korktuğumuzun kendimiz olduğunu bilmeden. Beraber yaşadığımız kişilerin bize biçtiği rolü beceriyle yerine getirememekten belki, belki de dünyada insan biçiminde varolmanın başedilmez sorumluluğunun gün be gün bizi ezişi karşısında çırpınışlarımızın bizi götüreceği yerlerden...
Amerika Türkleri (2)
Kalem: Abartman
Eveeet.. Nerede kalmıştık?!
Geçen sayıda Amerika Kıtasının bakir topraklarının hangi tarihlerde insanlarla dolmaya başladığını açıklamış, göçler tarihini, gerek coğrafi aşamaları, gerekse ırksal kökenleri bakımından özetlemeye çalışmıştık. Karşımıza çıkan tablo, Amerika’daki ilk yerleşimlerin yoğunlukla Asya kaynaklı olduğu ve Dünya üzerinde henüz Türk isminin duyulmadığı çok çok eski zamanlarda başladığı biçimindeydi.
Elimizdeki veriler ister istemez bizi bir yargıya götürüyor: Her nekadar Amerika yerlileriyle kültürel, genetik ve dil bakımından Türklerin benzerlikleri var ise de, bu benzerlik, kaynağını “proto” sözcüğüyle tanımlanabilecek Türk öncesi, Moğol öncesi ve Kızılderili öncesi bir ortak kökenden alıyor. Biz, savımız açısından bu ortak Ata-Irk’a Proto-Türk demeyi yeğleyeceğiz yazı dizimiz boyunca.
Bu bağlamda, Ata-Irk’tan dönüşerek Türk, Moğol veya Kızılderili’ye geçiş konusuna da kısaca deyinelim:
Bildiğiniz gibi, Türk tanımı bir ırktan daha çok, aynı dili (Türkik) konuşanların oluşturduğu, kapsamı oldukça geniş bir kavimler zincirini içeriyor. Ama genel kabul, Türk’ün tarih sahnesinde ortaya çıkışının Doğu ile Batının birleşimine yani Orta-Asya’daki atalar ile Alpin olarak tanımlanan daha batılı beyaz ırkın karışımına dayandığı.
Moğollor, aynı Ata-Irk ile sarı ırkın karışımı... Kızılderililer ise... Kızılderililer’in durumu zaten tüm bu yazılanların konusu.
Yine özet çekecek olursak, “tüm bu ismi geçenlerin amca oğulları, hatta, amca oğullarının oğulları, torunları, torunlarının torunları gibi gitgide uzaklaşan ama içerisinde yine de aynı özü barındıran bir akrabalık söz konusu” diyebiliriz.
Eğer gazetelere inanacak olursak, Rus bilim adamları Kızılderililerin Baykal Gölü ile Altay Dağları arasında kalan Tuva bölgesinden geldiklerini genetik incelemelerle kanıtlamış. Tuva Türkleri...
Gelelim akrabalık bağlarının delil ve açıklamalarına... Genetik bulguları gözardı edip, bu bağları, dil özellikleri ve gelenek görenek benzeşimleri, efsaneler gibi kültürel öğeler çerçevesinde ele almak sanırım hepimiz için daha ilginç olacaktır. Bu öğeler nesnel olmasa da zaman ve uzam içerisinde birbirinden kopuk kültürlerin böylesine benzeşemeyecekleri Difüzyonist yaklaşımdan yola çıkarak ister istemez mantıksal bir önerme sunar önümüze: Akrabalık...
Difüzyon mu, Paralel İcat mı?
Ayrı kültürler arasında benzerlikler varsa Sosyal Tarihçiler iki kutba ayrılır. Difüzyonistler; benzerlikleri alış-veriş ilişkilerine dayandırır. “Biri yaratır, diğerine ihraç eder ve benzerlikler oluşur” şeklinde yaklaşırlar. Paralel Yaratı savına yakın olanlar ise, evrendeki çeşitliliğin yaratıcı gücünün, kültürel benzeşimleri, aralarında hiçbir bağ olmasa da ayrı toplumlarda rassal oranlarda ortaya çıkarabileceğini savunurlar. Bize düşen, elimizdeki verilere bakarak bu iki görüşten hangisine katılacağımızı belirlemek.
1937’de Meksiko Türk Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Tahsin Mayatepek’in Atatürk’e gönderdiği 14. Rapor, Difüzyonist yaklaşıma iyi bir örnek teşkil eder. Bu niteliğiyle, hem Atatürk’ün konuya duyduğu ilgi, hem yeni Türk Devletinin Tarih Tezi, hem de Amerika Yerlilerinin kökenine dair veriler içermesi, 14. Raporu yazı dizimiz için vazgeçilmez bir giriş kaynağı durumuna getirmektedir.
Atatürk ümmetlik’ten, reaya (sürü) olmaktan çıkarıp, ulus olarak yaşamasını sağlamaya çabaladığı Türk’e kimlik kazandırma, kimliğini anımsatma yolunda aydınlara güveniyordu hiç kuşkusuz. “Araştırmalar yapılsın, akla, bilime dayalı olarak toplum aydınlatılsın” istiyor ve aydınları Türk Tarih Tezini kurmaya yönlendiriyordu. Tahsin Mayatepek’in çabaları bu yönde değerlendirilebilir.
Rapordan alıntılar yapmadan önce, biraz ön bilgi yararlı olacaktır sanırım: Öncelikle 14. Rapordan önce 13 rapor daha vardır (en azından olması gerekir) ki, bu da Ata’nın konuyla yakınen ilgilendiğini kanıtlamaya yeter. Ancak Cumhurbaşkanlığı arşivlerinde önceki 13 raporun yerinde yeller esmektedir. Sözkonusu 14. Rapor ise, yasal olmayan yollarla arşivlerden çıkarılmış ve Saçak Dergisi’nin 49. Sayısında (Şubat 1988) tam metin halinde yayınlanmıştır. İçerik olarak, İslam Dini’ne girmiş kimi inanış ve uygulamalar ile Güney Amerika Yerlileri’nin Güneşe Tapım biçimleri arasındaki benzerliklere değinmekte, bunu açıklarken de, aradaki taşıyıcı unsuru Türklükle bağdaştırmaktadır.
Güneşe, Aya, Yıldızlara, tek tanrının kendisini gösterdiği yüzleri diyerek tapan Sabiiler’in Peygamberi olup, sonraları diğer tek tanrılı dinlerde de yer bulan İbrahim peygamber konunun anahtarı. Azeroğlu İbrahim. İsminden de anlaşılacağı gibi Sami ırkından değil. Hazar Denizi civarında yaşayanlardan, hadi daha açıkça söyleyelim Azeri olan bir peygamber. Türk...
Sabiilik’in de kendinden önceki inançlardan kaynaklandığı, totemcilik’ten animizm’den yansımalar taşıdığı, Sabiiler’in gökbiliminde çok ileri düzeyde birikime ulaştığı gibi verileri yakalayıp, bunları Güney Amerika yerlilerinin Güneş Tapımları ve astronomi bilgileri ile karşılaştıran ve aradaki bağı, Kızılderili dillerinde de yer alan Türkçe eşanlamlı, tıpatıp veya benzer sözcükleri saptayarak kuran Mayatepek’in, Türk’ün ecdadı ile Güney Amerika Uygarlıkları Aztek, Maya ve İnka toplumlarının ecdatları arasında bir ortaklık olabileceği sonucuna varması, dolaylı bir Tümdengelim çıkarımı olsa da, mantık çerçevesindedir.
Tüm bu tutarlı önermelere dayalı mantık silsilesinin zayıf bir noktası vardır elbet. “Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar” (Gürbüz Tüfekçi, İş Bankası Yayınları, 1983) ismi ile yayınlanan çalışma bize bu zaaf noktasını işaret eder. Atatürk’ün dikkatle okuduğu tüm diğer kitaplar gibi, adeti olduğu üzere ilgisini çeken satırların altını çizdiği, Colonel James Churchward tarafından yazılan Kayıp Kıta Mu ile ilgili yapıt, (bir dizi kitaptan oluşan seri, Atatürk için özel olarak Türkçe’ye çevrilmiştir) Amerika ve Asya’ya yayılan aynı kültürün ana yurdu sorununa açıklık getirmektedir bir anlamda. Ata’nın bu kitaba ilgisi Tahsin Mayatepek’in gayretlerinin ütopya kaygısı ile gölgelenmesine, bilim çevrelerinin, tüm bulguları hafife almasına neden olmuştur kanımızca.
“Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar” derlemesi Ata’nın Türkçe’nin özüne neden ve nasıl döndürüleceği konusundaki çalışmalarının bilinç düzeyinin göstergesidir ve bu yönüyle (konumuzla doğrudan ilgisi olmasa da) Türk Dili ile ilgilenenlerin göz atmasında sayısız yarar olduğunu söylemeden edemeyeceğim.
Eh! 14. Rapor’dan aktaracaklarımız gelecek sayıya kaldı artık.
Bülent
Kalem: Yazman
Aynıyla Vakidir.
HERŞEY KOCAMAN BİR BALONDAN İBARET...
Bülent’le 1978 yılının Ekim ayında tanışmıştım. Dört yılımızı birlikte geçireceğimiz öğrenci yurdunda oda ve ranza arkadaşımdı. Ben Basın-Yayın’da, o ise Fen Fakültesi Astronomi Bölümünde okuyordu.
Hatırlayanlar bilir; RH faktörü yüksek yıllardı. Üniversite öğrencileri genellikle parka, postal giyer, dudaklarını neredeyse kapatacak şekilde bıyık uzatırlardı. Ha bir de, söz birliği etmişçesine asık suratla dolaşılırdı.
Bülent, yanlış zamanda, yanlış yerde doğmuş biri gibiydi aramızda, asla parka giymez, bıyık uzatmaz, en ciddi ortamlarda bile sürekli gülümserdi.
Dört sene boyunca üzerine giydiği kot takımını yatarken bile çıkarmaz, çok ısrar edersem sadece spor ayakkabılarını çıkarmaya razı olurdu.
Dağınıktı, pasaklıydı, pisti, hatta çoğu kez iğrençti; Yurdun asansörüne çoğu kez tek başına binerdi, çünkü yaban domuzlarını bile kıskandıracak kokusuna hiç kimse katlanmak istemezdi. Ailesinin sosyal durumu hiç de kötü değildi ama o, üzerine asla yeni bir şey almaz, hatta diş fırçası satın almayı bile affedilmez bir müsriflik olarak görürdü.
Yemek yerken ve hatta uyurken bile ağzından çıkarmadığı sakızını üst dudağı ile üst dişleri arasına saklardı. İyice çiğneyemeyecek hale geldiğinde ise belki bir gün işe yarar düşüncesiyle dolabında biriktirirdi.
Sıradışı biriydi Bülent; arasıra göz gezdirdiği ders kitapları dışında asla kitap okumazdı. Sigara içmenin sağlığa zararlı olduğunu söylerdi ancak, kendisine zorla da olsa ikram ettirdiği sigaraların tütününü çiğnerdi.
Karantinalık pisliğine rağmen yakışıklıydı, kızlar onu ilginç ve karizmatik bulurlardı. Hepsinden önemlisi sempatikti. Sırf bu özelliği sayesinde defalarca yurttaki militanlardan dayak yemekten kurtulmuştu.
En ciddi ölüm olaylarında bile vazgeçmediği alaycı tavrı sorgulandığında;
“Siz Andromeda Galaksisi Ankara’dan kaç parsek uzaklıkta biliyor musunuz?” diye sorardı.
Ne demek istediği sorulduğunda ise,
“Yalan dünya işte, her şey kocaman bir balondan ibaret!” der, giderdi.
Bülent ile süren yirmi yıllık arkadaşlığımızda belki yirmi milyon kez duyduğum cümleydi bu:
“YALAN DÜNYA İŞTE, HERŞEY KOCAMAN BİR BALONDAN İBARET”
Astronomi eğitimi gördüğünü söylemiştim ya, belki diyorum; Astrofizikçilerin sürekli büyüyen balon örneğiyle gösterdikleri, genişleyen evren kuramından bahsediyor, belki de; Anadolu Erenleri edasıyla, her şeyin anlamsız ve geçici olduğundan bahsediyor, ya da ne bileyim, başka bir şeyi...
Haa, unutmadan; bir de enteresan bir imzası vardı Bülent’in. Dikkat edildiğinde, açık denizde seyretmekte olan bir yelkenli resmi! Belki inanmayacaksınız ama hâlâ bu imzayı kullanıyor.
Bülent seksenli yılların ortalarında önce Amerika’ya sonra da İngiltere’ye gitti. Birkaç yıl sonra yanında bir kızla geri döndü. Belli ki bu kız, adeta bir kızılhaç görevlisi imişçesine kendini Bülent’in dezenfektasyonuna adamıştı. Bir İngiliz olamayacak kadar sıcakkanlı ve konuşkan bu kızla Denizli’de evlendi. Nikah defterine yelkenli resmini çizerken hâlâ sakız çiğniyordu.
“Evlilik ciddi bir müessesedir,” diye söze başlayan nikah memuruna, Bülent alaycı bir üslupla şöyle demişti;
“Ciddi misiniz?”
Sonra gülümseyerek beylik cümlesini patlatmıştı:
“Yalan dünya işte, her şey kocaman bir balondan ibaret!”
Hiçbir şeyi ciddiye almazdı, ne yakınlarının ölümü, ne savaşlar, ne evlilik ne de çocuğunun olmaması onun karakterini etkileyebilmişti. Hep aynı muzip şakalar, hep aynı alaycı tebessüm, hep aynı kayıtsızlık ve hep o yuvarlak yaşam felsefesi: her şey kocaman bir balondan ibaret!
Kışları, başta İngiltere olmak üzere Avrupa ülkelerine Denizli'den havlu ve benzeri ürünleri ihraç işiyle uğraşan Bülent, yazları termal paraşüt, yamaç paraşütü gibi aktiviteler eşliğinde Turizm işiyle uğraşıyordu.
Geçen yaz Pamukkale'ye uğradığımda ilginç bir sürprizle karşılaştım. Birkaç ortakla yurtdışından getirttiği KOCAMAN BİR BALONLA 400-500 Mark'a gökyüzünde turist gezdiriyordu.
"Yirmi yıldır gevelediğin Kocaman Balon'la bir ilgisi var mı bunun," diye sordum.
Yarı delimsek bakışlarıyla önce bana, sonra halatlarla yere bağlanmış gezi balonuna baktı.
"Yo... Bu yeterince büyük değil," dedi.
Bir gariplik vardı bu kez Bülent'te. İlk kez ağzındaki kireçlenmiş sakızı tükürdüğünü gördüm. İlk kez kaşları çatılmış, asık yüzlü görüyordum onu. Sinirli, gergin ve inanamadığım ölçüde ciddi!
Biraz deşeleyince yavaş yavaş döktü derdini.
"Bu insanlar," dedi, "son derece ciddiyetsizler, pisler, iğrençler!"
Anlayamamıştım mevzunu. Bülent pislikten şikayet ediyordu!..
"Nasıl yani," diye sordum.
Prehistorik çağdan kalma yırtık kot montunun sol üst cebinden yeni bir sakız çıkardı. Kağıdını buruşturup fırlattı. Sakıza bakmadan, metalik renkli jelatini ile birlikte ağzına attı, biraz çiğnedikten sonra bir gariplik olduğunu fark edip, ağzından çıkardığı sakızı jelatininden ayırmaya başladı.
"Bu adiler var ya," dedi, "ben onları üç-beş kuruşa gökyüzüne çıkarıyorum, ömürleri boyunca tadamayacakları bir zevkle buluşturuyorum, peki ya onlar ne yapıyorlar?"
"Ne yapıyorlar," diye tekrarladım sorusunu.
"Ne yapacaklar, daha ellinci metrede KUSUYORLAR! Hem de cihazların üstüne. Korkudan sinir krizi geçirenini mi ararsın, aşağıya bakmamak için çömelip gözlerini kapatan salakları mı ararsın, hepsi var!"
Bülent iyice sinirlenmiş, bağırarak konuşuyordu. Elindeki sakızı jelatininden ayıramayınca, olduğu gibi montunun sağ ön cebine koydu ve yüksek sesle devam etti:
"İŞİYORLAR! Çömeldikleri yere işiyorlar. 500 metrede inelim diye köpek gibi yalvarıyorlar... Minibüs mü bu?! Kollarından tutup aşağıya atasım geliyor. Dostum bunlar var ya, ayakları yerdeyken kütüphaneler dolusu felsefe üretirler ama yukarıdayken YAŞAMA BAKMAYA BİLE KORKUYORLAR!"
Birden susarak yerden paslı bir çivi aldı, onunla tırnaklarını temizlemeye başladı, sonra alçak sesle devam etti:
"Ağlaya sızlaya, çömeldikleri yerden ne yeryüzünü, ne gökyüzünü göremezler; görebildikleri sadece nedir biliyor musun?"
"......?"
"KOCAMAN BİR BALON! Bütün görebilecekleri bu! Zaten bütün dünyaları da bundan ibaret..."
Elindeki paslı çiviyi önemli bir emanetmişçesine aldığı yere koydu. Sonra sol üst cebini karıştırıp çıkarttığı ucu kırık ve tahminimce antik değeri yüksek bir kürdanla azı dişlerini temizlemeye başladı.
"Eee," dedim, "her şey kocaman bir balondan ibaret değil miydi?"
Bülent elindeki kürdanla bu sefer kulaklarını karıştırmaya başladı. Başını çevirmeden devam etti:
"Benim için değil... artık değil. Ben çömelip sızlanmayı bırakalı çok oldu. Balonun dışındaki hayatı gördüm ben!"
Sıra aynı kürdanla ön dişlerinin temizliğine geldiğinde yüzümü balona doğru dönüp, "Bülent," dedim, "sen epey değişmişsin."
Kürdanını özenle, çıkardığı cebine geri koydu ve tükürükler saçarak bağırmaya başladı.
"Sen hiç değişmemişsin! Gittin sırtını devlete dayadın, düzenli maaş, sosyal güvence, hayatındaki en büyük risk sekiz kolon sayısal loto oynamak. Söylesene bana, sepetin içine çömelip, sızlanan tırsıklardan ne farkın var?!..."
Sıra burnundan çıkardığı tataklarla yuvarlak objeler yapmaya gelmişti. Bu işlemin sinirlerine iyi geldiğini söylerdi hep. Söylediklerine incindiğimi fark edince, meşgul olduğu eliyle, omzumu teselli edercesine sıvazladı ve devam etti:
"Bak arkadaşım, bütün yapılacak şey, çömelmekten vazgeçip, kıçının üstüne doğrulup bakmak. Ancak o zaman balonun dışındaki yaşamı fark edersin. İşte o zaman içinde olduğun balonun ne kadar küçük ve önemsiz olduğunu görürsün. Şimdi sen bu söylediklerimi -kafam- dediğin o kara tencereye at da biraz kaynasın. Daha sonra midene ve böbreklerine güveniyorsan, gel sana balonun dışındaki yaşamı göstereyim."
Yurt, oda ve ranza arkadaşım, azimli bir şekilde poposunu kaşıyarak konferansına devam etti:
"Bak peşin söyleyeyim; balonun içindeyken, dizlerinin üzerine doğrulacak gücün, kirpiklerini aralayacak cesaretin yoksa hiçbir şey gösteremem. her şey eskisi gibi KOCAMAN BİR BALON olarak kalır."
Aniden sessizleşip, heykel gibi bir pozisyon aldı. Sonra kendi boynuna hızla bir tokat attı. Avuçunu açıp ezilmiş iri bir kara sineği parmak uçlarıyla bir müddet inceledi. Onun yenecek yada işe yarar bir şey olmadığına karar vermiş olacak ki, kaldırdı attı. Sonra muzip bir yüz ifadesiyle bana dönerek;
"Bak söylemedi deme; eğer sepetin içinde kusar ya da altına kaçırırsan, yirmi yıllık dost demem, atarım aşağıya. Takdir edersin ki, temizlik önemli bir konu. Kimse pis bir balona binmek istemez. Özellikle dünyaları kocaman bir balondan ibaret olanlar balonların içindeki temizliğe çok dikkat ederler."
Yukarıdaki anı-öykü ile ilgili anafikirler dizini aşağıdadır:
Anafikir 1: Temizlik imandan gelir, ancak temizlik görece bir konudur.
Anafikir 2: Pamukkale'ye yolu düşüp, gezi balonuna binmek isteyeniniz olursa, Bülent'e benim selamımı iletin, on-onbeş mark indirim yapar.
Anafikir 3: Sindirim sisteminize ve böbreklerinize güvenmiyorsanız sakın binmeyin, kolunuzdan tutup aşağıya atabilir.
Anafikir 4: Bülent'in anlattıklarından bir şey anlayanınız olursa lütfen bana da açıklasın.
Gözlerinizden muhabbetle öperim.
Kalem: Solo
Bir çığlık da olsa şimdi,
garibin her zaman yaşattığı ve
ta yüreğinde duyumsadığı
ışık değil midir “ümit”?..
İşte bir Hacker!
Kalem:Toranaga
Günlerden “geçen” tanımına uyanlardan birinde bir HACKER ile karşılaştım. Nerede diye sormayın. Gizlilik meselesi… Hacker -hekır okunur- aynı oluşturduğu ses tınısı gibi burun hınkırmaya benzeyen bir iş yapıyor. İngilizce sözlüklerde kesmek, çıkarmak anlamına geliyor. Literatürde ise, bir bilgisayara izinsiz giren ve istediği bilgileri alan kişileri tanımlamakta kullanılıyor. Türkiye’deki sayıları çukursuz yollarımız kadar az olan bu bilgisayar kurtlarından birisi ile sohbet etme şansını yakalayınca hemen teybin REC tuşuna bastım:
BEN - Bir “kurdu”, bilgisayar kurdunu bilgisayarı başında 3D grafik programı çalışırken yakaladık... Bu program da CRACK mı?
O - Yok be abi, harbi lisanslı… Bıraktık kırma işlerini… Zaten sıkı takip ediyorlar artık…
BEN - Klavyenin tuşlarıyla ne zaman tanıştın?
O - Abi ben ilk defa babamın daktilosuna -ayıptır söylemesi- çiş yaparken bunların değerli birşey olduğunu öğrendim. 1983 yılından beri bilgisayarın ekranlarında kayboluyorum. Yaşı azıcık geçkin olanlar bilir Commodore 64 ve sonra Amiga 500 Türkiye’de evlere bilgisayarın girmesini hızlandırmıştı. Hele Amiga acayip user friendly bir cihazdı, Türkiye gibi bilgisayar “kült”ünü almamış bir topluma bilgisayarı sevdirdi.
BEN - Nasıl Hacker olunur? Yoksa bu işin yer altında (Yer6 değil) bir eğitimi mi var? Kişiler kendi kendilerini mi yetiştiriyorlar? Bir kurs mu görüyorlar? Birtakım gizli şifrelerin ve adreslerin yazılı olduğu bazı DEFTER’ler hackerlar arasında elden ele dolaşıyor mu? Bu şifr…
O - Abi bi sus allahaşkına, hangi birisine cevap vereyim?
BEN - Sen anlat işte…
O - Bu işin başlangıcı meraktan ve bilgisayarı kurcalamaktan çıkıyor. İlk çözümlemelerden sonra -tabi bu ilkler sırasında bilgisayarınızı birkaç kere gümletiyorsunuz- belli yerlerde diğer hackerlarla karşılaşmaya başlıyorsun ve tanışıyorsun. Her hacker kendi ustalık derecesindeki kişilerle işte bu debelenmeler sırasında buluşuyor. Bir sürü gizli site var. Bunların çoğu gözükmez ve password ile girilir. Başka sitelerin, değişik giriş kapılarından girilen ilginç siteler de var. Buraları buluyorsun zaman içinde. Bunlardan bilgiler toplamaya başlıyorsun. Girilebilecek yerlerin adresleri, şifreleri, firewall’ları varsa, o korumalar hakkında bilgiler topluyorsun. Yani ilk başı merak ve kurcalamaya bakıyor. Sonrası ise dayanışma…
BEN - Senin ilk Hacking olayın nasıl gelişti?
O - Programları kırıp dağıtan bir grubumuz vardı. Böyle başladım. O tarihlerde Türkiye’de orijinal program bulmak hem zordu, hem de pahalıydı. İnsanlar bilgisayar programını televizyon programı diye anlıyordu.
Oysa dünyada program kırıcılığı şirketlerin korkulu rüyasıydı. O zamanlar Sydney’de Mr.Zeropage diye tanınan birisi vardı. O kadar iyiydi ki, piyasaya oyun programı hazırlayan bir şirket, 8 ay boyunca programını kırmaması için O’na oldukça yüklü bir para vermişlerdi. Gerçekten de 8 ay boyunca oyunu kimse açamadı. Sonradan Danimarka’dan bazı çocuklar oyunu kırabildi ve piyasaya dağıttı.
Daha sonra BBSler (Bulletin Board Service - Bilgisayarlı Bilgi Servisi) kuruldu. O zaman internet de yoktu. Bir BBS açtık. Buraya program sağlamak için bedava telefon kaynaklarımızı geliştirmemiz gerekiyordu. Oturup bu işe kafa patlattık, bazı yerlerden telefon sistemleri üzerine tüyolar aldık ve bedava telefon kullanma sistemleri geliştirdik. İlk önce Black-Box denilen olayı kurduk. Bu hardware yani donanımla yapılan bir uygulamaydı. Sonra Blue-Box denilen, ses frekanslarına dayalı bir yönteme geçtik. Bu yöntemi ilk kullananlardan birisiyim Türkiye’de. Daha sonra da PTT üzerinden ücretsiz konuşabildiğimiz bir yöntem kullandık. Bütün bu sistemler kullanılmaz hale gelince calling-card’ları kullanmaya başladık. İnternet çıkana kadar bunlarla idare ettik. Ama şimdi internet var. Şimdi tamamen internet üzerinden sitelere girip hacking yapabiliyoruz.
BEN - Nedir bu hacking? Bir felsefesi var mı? Yoksa iş olsun diye mi yapıyorsunuz?
O - Bilgi saklanamaz birşeydir. Herkes tarafından kullanılmalıdır. Bilgi saklandığı zaman insanlar üzerindeki değerini kaybeder. İşte bir hackerın felsefesi budur. Gizli olanı bul… Sharlock Holmes yaşasaydı sıkı bir hacker olurdu. Gizli olan hep merak uyandırır. Ama toplum, hackerları, bir sisteme girip orayı darmaduman yapan, kredi kart numaralarını çalan, sistemleri çökerten kişiler gibi görüyor. Oysa bir hackerin amacı tahrip etmek değildir. Saklı olan bilgiye ulaşmak, bunu kullanmak, çoğu zaman da sistemlerin açığını ortaya çıkartarak sistem uygulayıcılarına yol göstermek de bizim amaçlarımız arasında.
Bak bir örnek vereyim… Geçenlerde netteyken, şansıma back-door’u olan bir bilgisayar buldum. Bu kapıyı ben yapmamıştım. Tamamen şans… Neyse bilgisayara girdim. Bir özel işletmenin bilgisayarıydı ve o sırada başında bir kullanıcı vardı. Adam sex kanallarında kendini kadın gibi tanıtıp, kadınlara takılıyor ve milletle dalga geçiyordu. Bu durumu anlayınca, bilgisayardaki bütün kişisel dokümanları, şiirleri, yazışmaları, adres ve telefonları kendime aktardım. Sonra bu kişiye müdahale ettim. Yaptığı işin çok saçma olduğunu, dürüstçe olmadığını söyledim. Çok şaşırdı karşısında beni bulunca. Daha sonra “haklısın” diyerek iyi bir tavırla yaklaştı. Biraz sohbet ettikten sonra o bilgisayardaki kapıyı kaldırdım ve bilgisayarından çıktım. O’nun bilgisayarından aldığım bilgileri kimseye dağıtmadım elbette. Sadece komiklik olsun diye almıştım. Hepsini sildim sonunda. Zarar vermek bizim düşünce temelimizde yok. Amaç bilgiyi bulmak ve kullanmak.
BEN - Sahi unuttum, bir “nickname”in yani lakabın var mı?
O - Herhangi bir isim kullanmıyorum bunları yaparken. İsim manyağı olup kendini meşhur etmeye çalışan salaklardan değilim.
BEN - Bilgisayar bir yaşam tarzı olmuş… Yemek içmek kadar vazgeçilmez bir ihtiyaç. Bu entegreler kutusu insan hayatına ne kadar girmeli?
O - Ben bilgisayar ile aşırı uğraştım. Zaman geldi 20 saat başından kalkmadığım oldu. Ama bu iyi birşey değil. İnsanın sosyal hayatını öldürüyor, insanlardan uzaklaştırıyor. Sonra baktım ki kendime zarar veriyorum, bilgisayarla ilişkimi minimuma indirdim. Artık günde 1-2 saat şöyle bir takılıp bırakıyorum, o kadar.
BEN - Bu teknolojinin boyutları nereye kadar gider sence?
O - Gelecekte teknoloji Patronumuz olacak…
BEN - O zaman da piyasada hackerlar olacak mı?
O - Elbette… Saklı bilgi olduğu sürece hackerlar da olur. İkisi birbirini doğuran birşey. Ortada bazı insanlara haksızlık yapıldığında, birşeyler yanlış gittiğinde insanlar buna bir şekilde tepki gösterirler. Kimi gider terörist olur, kimi serseri olur, kimi de bilgisayarda birşeyler karıştırır.
BEN - Hacking yaparken özel programlar kullanıyor musunuz?
O - Elbette. İyi hacker, kendi programlarını yapabilendir. Bu programcıklar için genellikle machine-code ve C’yi kullanırız.
BEN - Hoş bir anın???
O - Komik birşey… 1991 de biz bu işe başladığımızda Blue-Box sistemi yoktu. Black-box yeni başlıyordu. Bilgisayarla uğraşanın en büyük ihtiyacı bedava telefondur. Birgün grup elemanlarından biri yan binadan kaçak hat çekerken neredeyse pencereden aşağıya düşüyordu. Zor yakaladık paçasından. Yani ille de polisin basması gerekmez, böyle belalar da geliyor adamın başına...
Aslında Hackerlar zeki insanlardır. Zamanın birinde bir hacker bir bankanın hesaplarına giriyor ve mudilerin hesaplarındaki kuruşları kendi hesabına aktarıyor. 3 yıl boyunca yapıyor bu işlemi. Sonunda bir servet oluşuyor hesabında. Sonra hacker arkadaşımız gidiyor banka yetkililere, bakın diyor 3 yıldır böyle böyle yapıyorum. Bankanızın bilgisayar sisteminde şöyle şöyle açıklar var… Hiçkimse, hesaplarından çekilen kuruşlar için davacı olmayınca para da hackere kalıyor. Banka da sistemini yeniliyor.
BEN - Şu gizli servislerin bilgisayarlarına girip ortalığı karıştıranlara ne diyorsun?
O - Ya abi bu iş tamamen kandırmaca. Bu tarz bilgilere internet üzerinden ulaşamazsınız. Zaten bu tür bilgiler internet üzerinden ulaşılabilecek konumda tutulmazlar... Şimdiye kadar yapılan bu tür hackingler sanırım spekülasyon. Belki de bu bilgiler bilerek dışarıya sızdırılıyor ne bileyim?
BEN - Bir ders…
O - Yani ders bazında şunları söyleyebilirim. Türkiye’de hacking yok denecek kadar az. Bu işi bilerek, doğru felsefesinde yapan da yok. Hepsi tamamen isimlerini yaymak için etrafa aptalca zararlar veren insanlar. Hackerlık yıkıcılık demek değildir. Hacker beğendiği şeyi destekler de; yardımcı da olur; bilgi de verir. Hataları varsa gösterir. Bence doğru dürüst hackerlık yapmalı, kullanıcılara ve yetenekli insanlara hizmet etmeli.
Hackerimize eyvallah diyoruz. O’na bilgisayar dünyasının uçsuz bucaksız yollarında iyi yolculuklar diliyoruz.
Bitirmeden hackerların kullandığı bazı terimleri açıklayalım…
Firewall- Koruma programcığı. Sisteme dışarıdan kimsenin girmemesi için geliştirilen programcık.
Backdoor - Hackerların bilgisayarlara girebilmek için hazırladıkları ve bıraktıkları gizli giriş kapıları.
Blue-Box - Yurtdışındaki büyük telefon şirketlerinin 0 800lü toll-free hatlarına, sistemin başındaki insanların kullandığı frekansları göndererek bedava girmek
Calling-Card - Yine büyük şirketlerin kullandığı kart sistemidir. Bir kullanıcı numarası ve şifresi olan telefon numarası gibi birşeydir. Ve bunu kullanarak istediğin yerle görüşebilirsin, ücret kart sahibine yazılır.
Meraklılara ufak bir uyarı: Artık eskisi gibi hacking yapmak kolay değil. Şirketler çok sıkı korunma programları geliştirdiler. Maazallah, bilgisayarınızı rafa kaldırabilirsiniz… Bizden söylemesi…
Ada
Kalem: MİR
Eski İspanyol haritacıların sevgilileri, harita çizilirken "Benim için de bir ada çiz," derlermiş. Haritacı da sevgilisi için gerçekte olmayan bir ada çizermiş. Eski İspanyol haritalarında böyle "Sevgiliye armağan adacıklar" olurmuş.
Kristof Kolomb bir deniz seferinde, haritadan anlayan bir İspanyol’a, gemide içme sularının azaldığını, haritada görülen şu adacıkta su bulunup bulunmadığını sorunca İspanyol gülümsemiş, "Efendim, o adanın varolduğunu sanmıyorum. Onu çizen haritacı sevgilisine çizmiştir," demiş ve gerçek ortaya çıkmış.
Akşit Göktürk’ün "Edebiyatta Ada" yapıtını okuduğumda çok gülmüştüm. Sevgilisinden "haritada bir ada" isteyen İspanyol kadını da, ona adayı armağan eden İspanyol haritacısı da ne güzel bir şey yapmışlar.
İngiliz Kralı Edward da sevdiği kadına bir "Krallık" armağan etmiştir de nice kadını heyecandan titretmiştir. Bayan Simpson için krallığından vazgeçmesi zamanının Leyla-Mecnun öyküsünü yaşatmıştır. Çizecek haritası olmayanlar, vazgeçecek krallığı olmayanlar ne yapsın?
Bütün bunlar sembol değil mi?
Haftalardır görmediğimiz bir dosta bir kart göndermek aklımızdan bile geçmez. "Aynı kentteyiz, nasıl olsa yakınız" diye düşünürüz. Oysa değilizdir. İnsan insanı kaybediyor. Ve bulamıyor... Aynı kentte olsa da, aynı semtte olsa da... Aynı evde olsa da.. Sonra da soruyoruz..
"Neyim var, ne oluyor, eksiklik ne?"
Eksilen insancıl duygular... Ve kendimiz...
Bir haritaya bir ada çizip de "Bu senin adan," demeyi unutuyoruz. Oysa herkesin bir adası olabilir. Denizler öyle büyük ki. Duyguları unutuyoruz... Düşünceleri, sevgiyi, sözleri, dokunuşları, davranışları, dostluğu unutuyoruz... Vermeyi unutuyoruz... Kendimizi beklemeye alıştırıyoruz. Sonra da neyi beklediğimizi unutuyoruz...
Eksiliyoruz. Neden eksildiğimizi bilmeden...